BASINDA...
Görgü kuralları sevgi ve saygı ifadesidir
İŞ YAŞAMI ve RUH SAĞLIĞI 1. Çalışanlarda en sık görülen ruhsal bozukluklar Ruhsal bozukluklar, dünyanın hemen her coğrafyasında yaklaşık birbirine eşit oranda bulunur. Bazı hastalıklar erkeklerde, bazı hastalıklar kadınlarda daha çok görülür. Çalışanlarda da aynı oranlar geçerlidir. Bir bakış açısıyla, tüm toplumlarda ve tüm coğrafyalarda en çok görülen ruhsal bozukluk DEPRESYONdur. Bu durumda elbette çalışanlar arasında en sık görülen ruhsal bozukluk Depresyon olacaktır. Özel durumlarda, bazı işi yapanlarda bazı ruhsal bozukluklar daha azla görülebilir. Mesela, yapılan iş, iş kazalarının çok görüldüğü bir alandaysa, kazalara bağlı stres bozuklukları daha fazla görülebilir. Çalışma alanı çok dar, havasız, güneşsiz, oksijensiz, aşırı sıcak, soğuk, gürültülü kalabalık olabilir. Bu örnekler, çalışmayı güçleştiren durumlardır. Böyle durumlarda kişilerin verimi kalite olarak bozulur, kantite olarak azalır. konsantrasyonu azalır, iş hataları artar. Çalışan her zamankinden daha çok yorulur. Bu örnekler çalışma alanının maddi ortamıdır. Böyle bir ortamda, kişiler daha dayanıksız, daha tahammülsüz olur. Üretimi etkilemesi yanında kişilerin birbiriyle olan ilişkileri de bozulmaya başlar, kişilerarası sorunlar çıkmaya, mevcut olanlar artmaya başlar. Bu zincirleme bir reaksiyondur ve sonucu kişilerin ıstırabı kadar üretimin de kalite ve kantite olarak etkilenmesi anlamına gelir. Üretim azalır, kalite de düşer. Bir de çalışmanın manevi ortamı vardır. Çalışanlar işinden memnun mudur, işleri ve işyerleri ile iftihar etmekte midir, maaşlarından memnun mudur, amirlerinden, patronlarından memnun mudur, vb? Bütün bu örnekler olumluysa çalışanlarda olumlu etki bırakır. Olumsuz koşullar ise çalışan için birer strestir. Stres beden ve ruh sağlığını etkiler. Bedensel bir hastalık ortaya çıkmasa bile kişi yorgundur, isteksizdir. Ruhsal yönden de motivasyonsuzdur, sinirlidir. Stres durumunun devam etmesi, stresin fazla olması bu olumsuz etkileri artırır ve sonunda kişi bir ruhsal bozukluk göstermeye aday hale gelir. Genel anlamda stresin bizim üzerimize olan etkisi özel değildir. Yani işyerindeki fiziksel eksiklikler, zorluklar depresyona yol açar, kişilerarası ilişkilerin bozukluğundan doğan stresler fobilere yol açar diyemeyiz. Sonunda tüm stresler sağlığımızı olumsuz yönde etkiler, bu noktada stresin cinsi fazla önem yaşımaz. İş psikiyatrinin ilk dönem çalışmalarında, çalışanlar arasında kalan nüfusa oranla daha çok depresyon görüldüğü saptanmış, ardından yapılan çalışmalar da bu sonucu doğrulamıştır. Günümüzde bu tür çalışmalara fazla gerek duyulmamaktadır. 2. İşyerlerinde klinik psikolog, psikiyatri uzmanı bulunması zorunlu mudur? Belli bir sayının üstünde çalışanı bulunan işyerlerinde en azından partime hekim, daha büyük kapasiteli işyerlerinde tam zamanlı hekim çalıştırmak yasa ve/veya yönetmelik gereğidir. İşyerlerinde bir psikolog bulundurmak, birçok sorunu kaynağında çözeceği için en başta işverenin menfaatinedir. Çalışan için de çok yararlıdır. Psikiyatri uzmanı istihdam etmek ise insan kaynakları bakış açısıyla bugün için lükstür. Ancak iş psikiyatrinin emekleme dönemlerinde psikiyatri uzmanı tam zamanlı görevlendirilmiş ve elbette çok yararlı olmuştur. Bu psikiyatri uzmanlarının yazdığı kitaplar bugün de önemini korumaktadır. 3. İş psikiyatrisi, 2. Dünya Savaşı sonrasında hangi ihtiyaç ile gelişmeye başladı? Dünya büyük bir yıkımdan çıkmıştı. Yıkımın tamiri için çok çalışmak gerekiyordu. İşyerleri, bugüne göre çok fazla çalışan istihdam ediyordu, onbinlerce kişi. Çalışma koşulları bugüne kıyasla daha olumsuz koşullarla doluydu. Dahası, dünyada ki kamp vardı ve biri diğeriyle yarış halindeydi. Bu rekabet çalışanların yararına işliyordu. Bugün ne eski sayıda çalışan barındıran fabrika kalmıştır, ne de iki ideolojinin rekabeti. Bu durum çalışanların aleyhine olmuştur. 4. Çalışanlara önerileriniz nelerdir? İş sağlığı açından, ister bedensel, ister ruhsal, çalışmak hepimiz için gereklidir. Çalışmazsak sağlığımızı kaybederiz. Çalışmak insanoğlunun çaresizliği, mecburiyeti değil, gururu ve olmazsa olmazıdır. İhtiyacımız olmasa bile çalışmalıyız. Konuya böyle bakınca, elbette her çalışmanın olumsuz koşulları olacaktır, olumsuz çalışma koşullarına daha toleranslı, bakabilir, böylece olumsuzluklar karşısında daha dayanıklı olabiliriz. Elbette insanlarla olan ilişkilerimizde de bu mantıkla davranmalıyız. Elbette hayat zordur ve bir bakıma onun için güzeldir. Çalışmak da zordur. Kendimizi, beden ve ruh sağlığı olarak korumalıyız, spor yapmalıyız, dikkatli beslenmeliyiz, sigara gibi zararlı alışkanlıktan uzak durmalıyız. Zihnimizi geliştirmeliyiz. Sevmenin karşılıksız olması gerektiğini kavramalıyız. O zaman her türlü yaşam zorlukları karşısında daha donanımlı oluruz. 5. Stresi engellemek için neler yapmalıyız? Önceki soruda ipuçlarını verdim. Daha fazlası için, bu konuyu ayrıca işlemeliyiz. 6. Çalışanlar açısından Türkiye ve yurtdışı farklılıklar nelerdir? Gelişmiş batı ülkelerinde çalışanların hakları yasalarla çok daha iyi korunuyor, biliyorsunuz. Bizde sanırım daha epey eksiklikler var. Batı ülkelerinde işyerinin ses kirliliği kaç desibeldir, sıcaklık kaç derecedir vb, hepsi dikkate alınıyor. Bizde ise bu kavramlardan pek kimse haberdar bile değil. Bizde bir kısmı ölümlü iş kazaları çok oluyor, tersanelerde görüldüğü gibi toplu ölümler bile olabiliyor. Bu örnekler ruh sağlığı için elbette çok önemlidir. Avrupa Birliği için yapılan çalışmalar bu konularda gelişmelere yol açacaktır ama siyasi irade buna pek hevesli görünmüyor. Eğer bizi teselli edecekse, doğumuzdaki örneklerden bazı alanlarda ve bir oranda iyi olduğumuzu söyleyebiliriz. 7. Mutsuzluk ve motivasyonsuzluk işe yansıyarak motivasyonu etkiliyor mu? Elbette. Eğer işyeri ile ilgisi olmayan sorunlarımızdan ve/veya bir ruhsal sağlık sorunumuz nedeniyle mutsuzsak, motivasyonumuz da kırılmıştır. O zaman işyerinde çalışma kapasitemiz ve kalitemiz düşer. Öğretmensek öğretemeyiz. Hatta çocukların ruh sağlığını bile olumsuz olarak etkileyebiliriz. Sürücüysek kaza yaparız, canlar yakarız. Bu örnekler çoğaltılabilir. Kural bu durumlarda çalışanın hekim raporu ile istirahat etmesi ve hekim eli ile tedavi olmasıdır. İşin daha olumsuz yanı bu durumun bir kısır döngü oluşturuyor olmasıdır. Bunu şu şekilde formüle edebilirizÇ a) İşyerinin her türlü olumsuz koşulları, insan ilişkilerinin ve ast üst ilişkilerinin bozukluğu yani kötü yönetim, çalışan için zincirleme stresler oluşturur. b) Bu stresler biriktikçe ve uzadıkça kişinin beden ve ruh sağlığını etkiler. Kişi bu streslere direnir elbette ama hepsiyle baş etmesiz zordur. c) İlk olarak yorgunluk, kapasitede azalma, konsantrasyonda azalma, insanlarla ilişkilerde tahammülsüzlük, geçimsizlik ortaya çıkar. Ardından ruhsal bozukluklar da gelişebilir. Çalışan bu koşullarda çalışmaya devam ettiğinde, stresten daha çok etkilenir ve stresin kendisine verdiği zarar artar. d) Eğer sorunlarımız işyeri dışından kaynaklanıyorsa sonuç değişmez ve olumsuz etkiler artar.
Gerçekle sanalı karıştımışlar
CNN Türk,
14.09.2009
(DHA, İzmir)
PSİKİYATRİ profesörü Ahmet Çelikkol,
son yıllarda cinayet, gasp, hırsızlık olaylarının, toplu katliamların
arttığını, bunların “açlık, parasızlık, töre, gelenek ya da işsizlik” gibi
nedenlerle açıklanamayacağını söyledi. Bu suçları işleyenlerle ilgili
bireysel açıklama yapılamayacağını savunan Çelikkol, “Bu gerekçeler 10
yıl, 5 yıl önce de geçerliydi. Bunların pekçok nedeni var. Bunların tümüne
toplumsal ateş, toplumsal stres diyebiliriz. İnsanlar, toplum kendine yol
gösterecek kutup yıldızını kaybetti. Kişiler fitili çekilmiş el bombası
gibi dolaşıyor” dedi. Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Psikiyatri Anabilim
Dalı Öğretim üyesi Prof. Dr. Ahmet Çelikkol, en son Zonguldak’ın Çaycuma
İlçesi’nde 22 yaşındaki Şafak Köksal’ın ayrı yaşadığı eşi ve ayrı
yaşamalarından sorumlu tuttuğu eşinin ailesinden 5 kişiyi öldürmesiyle
gündeme gelen toplu katliama dönüşen cinayetleri değerlendirdi. Bir insanın hangi ruh haliyle cinayet işleyebileceği, bunu gözünü kırpmadan toplu katliama kadar götürebileceğine ilişkin DHA’nın sorularını yanıtlayan Çelikkol, “Bu tür olayları töre diye geçiştiremeyiz. 10 yıl önce de töreler vardı ve daha çok geçerliydi. Başka bir açıklama bulmamız lazım. O kişilerde tek tek ‘ruhsal bozukluk var, davranış bozukluğu var, öfkesini kontrol altına alamaz, alamıyorlar’ diyemeyiz. Bu konuda birkaç basamak var” diyerek şunları sıraladı: “Saddam’ın idamı görüntüleri defalarca ürpertici şekilde verildi. O günlerde birkaç çocukgörüntüleri taklit edip intihar etti” dedi.
Günümüz gençleri artık yarışmayı, hayatın bir parçası olarak kabul ediyor Ege Üniversitesi (EÜ) Tıp Fakültesi Psikiyatri Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ahmet Çelikkol, çocukluk çağından itibaren sınav maratonuna girip yarışmayı yaşamın bir parçası olarak kabul eden gençlerde büyük bir sınav stresi gözlenmediğini söyledi. Prof. Dr. Çelikkol, Öğrenci Seçme Sınavı'na (ÖSS) paralel olarak baş gösteren stresin, günümüz koşullarında ikinci planda kaldığını belirtti. ''Elle gelen düğün bayram'' atasözünün, modern zamanları çok iyi anlattığına işaret eden Prof. Dr. Çelikkol, ''Sınav ve rekabet, herkesin başında olan bir şey. Dolayısıyla şartlar eşit. 'Benim çocuğum strese girdi, negatif durumu var' gibi söylemler artık söz konusu değil'' diye konuştu. Toplumların gelişim düzeyinin artışıyla yarışma ve rekabet koşullarının zorlaştığını vurgulayan Prof. Dr. Çelikkol, şunları kaydetti: ''Günümüz hayatında stres kaçınılmazdır. Bugünün gençleri, bizlere göre daha çok yarıştı. Gelecek nesil daha çok yarışacak. Çünkü modern hayat bunu gerektiriyor. Çocuk doğduğu andan itibaren yarışın içine giriyor. Yarışmayı, hayatın bir parçası olarak kabul ediyor. Aileler de bunu hem kendilerine, hem çocuklarına kabul ettirsinler. Zaten çocuklar rekabet içinde büyüyorlar. Sınav, ilköğretim döneminde başlıyor. Eskisi gibi rekabetsiz bir hayat yok. Çocukluk çağında başlayan rekabet, yaş ilerledikçe artarak devam ediyor. Hiç ağlayıp sızlanmaya gerek yok, çünkü bu herkes için geçerli. Çocuklarımız, buna kendiliğinden alışıyor. Ebeveynler bunu da kabul edecekler. Çocuklarını zorlamayacaklar ama bu yarışın bilincine vardıracaklar.'' -''DAİMA YARIŞ İÇİNDE OLANI STRES ZORLAMAZ''- Stres halinin, yarış içinde bulunmanın doğal bir parçası olduğuna dikkati çeken Prof. Dr. Çelikkol, hiç yarışmayan insanın strese girmeyeceği gibi, sürekli yarışma içinde bulunan kişilerde de yarış halinin hayatın parçası haline geldiğini kaydetti. Sınav maratonuna çocukluk çağından itibaren başlayan gençleri, sporculara benzeten Prof. Dr. Çelikkol, sözlerini şöyle sürdürdü: ''Sporcular, sürekli bir yarış halindedir. Bu yarış, onlar için hayatın olağan bir parçası olmuştur. Yener, yenilir, birinci ya da sonuncu gelir. Hayat da bu şekilde devam ediyor. Günümüzde, sınava girecek gençten çok büyük bir stres beklememek gerekiyor. Hayat bu şekilde, buna alışmalı ve değiştiremeye çabalamamalı. Yaşam koşullarını biz belirlemiyoruz. Hayat şartlarını kendimiz koysak, dağ başında huzur içinde yaşardık. Modern hayatın gerekliliği sürekli yarışmak. ÖSS, hayat boyu devam edecek bir yarışın ilk adımı. 'Bir üniversiteye girsem tamam' hedefi geçmişte kaldı. Yüksek lisans, doktora şeklinde eğitim devam edecek. Mezun gencin iş bulması gerekecek. İş yaşamı içinde de rekabet sürecek. Çocuklukta başlanan rekabet hayatın her anında devam edecek. Velilerin de buna alışıp, ona göre davranış göstermeleri gerekiyor.'' AA
Gençlik Geleceğe Hazır değil Üniversiteler yeni öğretim yılına hazırlanırken, “yarınından kuşkulu, gelecek şoku yaşayan bir gençliğin” yetiştiği belirtildi. Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Psikiyatri Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Ahmet Çelikkol, hızlı nüfus artışı ve göçler sonucu oluşan metropolleşmenin, yeni uyumlar gerektirdiğini ve yeni sorunları ortaya çıkardığını söyledi. Çelikkol, küreselleşme, gelir dağılımındaki dengesizlik ve “televole kültürü”nün de gençleri olumsuz etkilediğine işaret etti. Olumsuz ülke koşulları içinde sorunlu bir gençliğin yetiştiğini belirten, Çelikkol, çocuklarına özgüven sağlama konusunda anne ve babaların, gerekirse uzmanlara başvurarak çaba harcamaları gerektiğini bildirdi. Çelikkol, “Anne ve babanın rehberi, gerçekler olmalıdır. Dünyayı doğru kavrayarak, gençle aralarındaki çatışmada doğruları yakalamaya çalışmalılar. Bunu yapmazlarsa, kuşak çatışması iyice artar ve bunun sonucu topluma uyumsuz bir genç kazandırmak olur” dedi.
Evcil Hayvanların Çocuklara Olumlu Etkileri Evde hayvan besleyen çocuklar, hem sorumluluk alıyor hem de sevmeyi ve paylaşmayı öğreniyor. Ege Üniversitesi (EÜ) Tıp Fakültesi Öğretim Üyesi Psikiyatrist Prof. Dr. Ahmet Çelikkol, evde hayvan besleyen çocukların, hem sorumluluk aldıklarını hem de sevmeyi ve paylaşmayı öğrendiklerini söyledi. Prof. Dr. Çelikkol, yaptığı açıklamada, evde hayvan beslemenin yetişkinler kadar çocuklar için de güzel bir uğraş olduğunu ancak bazı ailelerin çocuklaryı bu yöndeki isteklerine pek sıcak bakmadıklarını ifade etti. Çocukların kedi, köpek ve kuş gibi evcil hayvanlarla yakın iletişim kurmayı sevdiğini dile getiren Prof. Dr. Çelikkol, bunun için günümüzde en elverişli ortamın da ev olduğunu anımsattı. Prof. Dr. Çelikkol, evde hayvan beslemenin, yetişkinlere oranla çocuklara çok daha fazla avantaj sağladığını, bu eğilimdeki çocukların takdirle karşılanmasının gerektiğini belirterek, şöyle devam etti: ``Evde besledikleri kedi, köpek ve kuş gibi hayvanlarla yakın arkadaşlık ve dostluk ilişkisine giren çocuklar yaşıtlarına oranla çok daha hızlı bir şekilde sosyalleşmektedirler. Çünkü bu çocuklar hayvanlarla kurdukları sıcak ve sevecen iletişim sayesinde paylaşmayı,s evmeyi kendilerine güvenmeyi, dostluğu ve yardım etmeyi öğreniyorlar.Ayrıca bu çocuklarda yiyecek ve içeceğini verdiği, sağlığıyla yakından ilgilendiği hayvan sayesinde sorumluluk duygusu gelişiyor`` Prof. Dr. Çelikkol, ailelerin tüm bu avantajları dikkate alarak çocuklarının evde hayvan beslemeye ilişkin isteklerini reddetmemelerini, aksine onları teşvik edici bir yaklaşım içine girmelerini önerdi.
GÖRDÜKLERİNİ YANSITIYORLAR İzmir ve Aydın’da yaşanan dehşet olaylarını değerlendiren Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Psikiyatri Anabilim Dalı öğretim üyesi Prof. Dr. Ahmet Çelikkol, toplumun referans noktalarının kaybolduğunu söyledi. Çelikkol, "Her toplumun gerek hukuk, gerek bilim ve gerekse edebiyat gibi belli referans noktaları olur. Bunlar bizim ülkemizde gün geçtikçe kayboldu. Çocuklar, kendilerine geldikleri andan itibaren gaspla, hırsızlıkla, dayakla karşılaşıyor. Bunlar istatistiklere yeterince yansımasa da ülkemizde olan şeyler. Çocuklarda bu hayattan etkileniyor. Bunun yanında bazıları ailelerince nasıl olsa ceza almayacak mantığıyla suça yönlendiriliyor. İşlediği suçun ardından ailesinin dediği gibi cezasız kaldığını gören çocuklar, bir sonraki seferde daha fazla şiddete yöneliyor" dedi. GELİR DAĞILIMI TETİKLİYOR Ülkedeki gelir dağılımında yaşanan adaletsizliğin de şiddetin artmasında önemli bir faktör olduğunu dile getiren Prof. Dr. Çelikkol, "Milli gelir artıyor, ancak belli kesimin elinde toplanan bu servet, gelir dağılımında büyük farklara neden oluyor. Bu farkı küçük yaşlardan itibaren, televizyonlarda gören çocuklar da o hayatın özlemiyle şiddete yöneliyorlar" dedi. Çocukların toplumun aynası olarak gördüklerini, yaşadıklarını kendi hayatlarına uyarladıklarını da sözlerine ekleyen Ahmet Çelikkol, "Her gün bir öncekinden korkunç cinayet olaylarını okuyoruz. Televizyonlar, yeni yeni şiddet yollarını iyi bir öğretmen gibi çocuklarımıza öğretiyor. Ama önümüzdeki dönemde bu gidişin biteceğine inanıyorum. Toplum bunu sağlamaya yönelik adım atmak içinde çaba göstermelidir" dedi.
Şiddet neden artıyor? Ego gücü gelişmemiş kişiler, kendilerinde bulunmayan özgüven ve özsaygıyı, şiddete başvurarak kazanmaya çalışıyorlar... Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Psikiyatri Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ahmet Çelikkol, Türkiye'de şiddetin hızla arttığına dikkati çekerek, 'Şiddetin içinde yaşıyoruz. İlköğrenim öğrencileri arasında bile çeteleşme özentileri, gasp, lise öğrencileri arasında da aşk cinayetleri yaşanıyor' dedi. Çelikkol, ego gücü iyi gelişmemiş kişilerin, sahip olmadığı özgüveni ve özsaygıyı, şiddete başvurarak kazanmaya çalıştığını belirterek, şunları söyledi: 'Özünden alamadığı gücünü otomobilinin markasından alır, trafikte etrafını rahatsız ederek alır. Özünden alamadığı gücünü bir futbol takımının fanatiği olarak, olay çıkararak kazanmaya çalışır. Sonuçta özünden alamadığı kişilik gücünü, şiddet kullanarak sağlamaya çalışır, elbette sahte bir cennete kavuşmuş olur. Eğitimsizlik, cehalet tırmanmayı artırır. İşsizlik, şiddete başvurması için yeterli zaman kazandırmıştır.' Şiddet olaylarının nedenlerinin iyi analiz edilmesi gerektiğini vurgulayan Çelikkol, bu sorunun, tek nedeni olamayacağını, toplumsal, ekonomik, sosyal psikolojik ve psikolojik nedenlerin birbiriyle etkileşim içinde şiddeti doğurduğunu kaydetti. 'Eğitimsizlik...' Çelikkol, çocukların, anne ve babalarının aşırı meşguliyeti, eğitimsizlikten gelen ilgisizlikler, yoksulluktan gelen çaresizlikler nedeniyle şiddete yöneldiğini kaydederek, 'Bazı aileler, bakamayacakları kadar çocuk sahibi oluyorlar. Çocuklarıyla tek tek ilgilenip sevgi gösteremiyorlar, bu da çocukları şiddete yönlendiriyor' dedi. Görsel medya sayesinde şatafatlı yaşamın her gün gözler önüne serildiğini ifade eden Çelikkol, 'Bunun yanında değer yargılarında çürüme söz konusu. (Para kazan, nasıl kazanırsan kazan) kavrayışı öne çıkıyor' dedi. Bu ortamın, henüz değer yargılarını muhafaza eden, dürüst çaresizleri de önce çileden, sonra baştan çıkardığını iddia eden Çelikkol, şunları söyledi: 'Medya şiddeti körüklüyor' Böyle olunca sosyo psikolojik ortam, lüks yaşamı teşvik etmekte, özentili davranış içinde kişi, böyle yaşayabilmek için her türlü şiddete başvurabilmektedir. Görsel medyada gördüğü şatafatlı yaşamı uygulamak istemekte, şartları izin vermeyince de şiddet uygulamaktadır.' Her toplumda önderlerin bulunduğuna dikkati çeken Çelikkol, örnek alınması gereken kişilerin, bu görevlerini yanlış yapması halinde, toplumun da yanlış yapmaya başlayacağını söyledi. Çelikkol, insanların bir 'ego gücü'ne sahip olduğunu belirterek, ego gücünün herhangi nedenle zayıflaması halinde, kişinin dengesiz yaşam sürmeye yöneleceğini ve öfkesine sahip olamayarak şiddete yöneleceğini kaydetti. Şiddetin şiddeti doğurduğunu da vurgulayan Çelikkol, toplumdaki şiddet olaylarının bu nedenle arttığını belirtti.
BU GÖZLTILAR NE ANLAMA GELİYOR? Derin analize gerek yok. Hani şu bilim adamı, Meksikalı çoban saati nasıl anlıyor diye derin derin düşünürken, öğreniyor ki merkebinin bir organını avuçlar gibi yapıp kilisenin saatini görüp söylüyormuş. Elbette bu gözaltılar için ABD’nin onayı vardır, 12 Eylül de bu onayla yapılmıştır, zaten bir strateji uzmanının söylediği gidi, AKP seçim kazanmadı, kazandırıldı, Erdoğan seçimden kısa bir süre, hiçbir sıfatı olmaksızın ABD’ye gitmiş, Bush ile görüşmüş ve biat etmişti. Zaten kabile zihniyetinde biat etmekten ve (elin gelirse) ram ettirmekten başka seçenek yoktur, daha doğrusu vardır da bilmezler. Biatın ardından da AKP’ye seçim kazandırmak için önceki hükümet, Ecevit’in deyimiyle intihar edercesine dağı(tı)ldı. AKP, önümüzdeki birkaç ayı ekonomik açıdan geçiremeyeceğini bal gibi biliyor, 40 milyar dolar lazım, bulamıyor. Bulsa bu defa enflasyon hepten fırlayacak. Satmaya kalsa, satacak milli değer neredeyse kalmadı veya küresel sermaye AKP hükümetinin sıkıştığını bildiği için malın değerinin çeyreğini bile vermez. Onun için AKP, yalvar yakar, hemen kapatılsın istiyor, tek umudu bu; “ne olur ne olmaz, Anayasa Mahkemesi ya bizi kapatmazsa?” korkusuyla yangına körükle gidiyor. Eğer birisi aksini söylerse, bu AKP iktidarının geri zekalı olduğu anlamına gelir ki bu da imkansız. O zaman bu ikilem içinde başka seçenek kalmıyor.
Tarihi günler
yaşıyoruz. 16 yaşında 27 Mayıs’ı, 28 yaşında 12 Mart’ı, 34 yaşında 12
Eylül’ü tüm heyecanımla yaşadım, hepsi de ülkem için hayat memat
meselesiydi, hepsinde tarifsiz endişelendim. Bugün de aynı endişeyi
yaşıyorum. Bugünkü durum; demokrasi bir gitti mi kolay kolay geri gelmez,
Cumhuriyet de.
ZİHNİ GÜÇLENDİR.. NEYLE Mİ? Beden kadar zihin sağlığı da önemli. Peki bedeni asıl koruyabiliriz? Prof. Dr. Ahmet Çelikol anlatıyor. Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Psikiyatri Ana Bilim Dalı öğretim üyesi Prof. Dr. Ahmet Çelikkol, bedenin olduğu gibi zihnin de egzersizle güçlendirilebileceğini söyledi. Çelikkol, beden için nasıl egzersiz yapılıyorsa, zihin sağlığı için de egzersiz yapılması gerektiğini belirterek, şunları söyledi: ''Beden jimnastiği, belirli kurallar içinde yapıldığında, beden sağlığımızı her anlamda nasıl yükseltiyorsa, zihin jimnastiği de zihin sağlığımızı yükseltir. Bu amaçla zihnimizi çalıştırmalıyız. Satranç gibi oyunlar, okuma, yazma, tartışma, sanat uğraşıları, sosyal uğraşlar, bilmece çözme, değişik beyin jimnastiği örnekleridir. Amacı belirledikten sonra, siz kendinize uygun başka zihin jimnastikleri de bulabilirsiniz. Gazete ve dergilerde yer alan bilmeceler de bu kategoridedir ama bu bilmeceler üstünkörü hazırlanıyorsa, birkaç ay içinde kendini tekrarlamaya başlar. Bir bilmece meraklısına sorarsanız, birçok bilmecenin cevabı belleğinde hazırdır. O zaman artık bilmece çözme amacına ulaşmış demektir, sonrası çok yararlı olmaz. Boş bir makilik alanda yürümeye kalksanız çalılardan, taşlardan yürüyemezsiniz. Eğer bu makilikte sürekli, düzenli yürümeye başlarsanız makilikte geçitler oluşmaya başlar ve kolaylıkla yürüyebilmeye başlarsınız. Beynimiz de böyle çalışır.'' İnsan beyninde yüz milyar nöron (gerçek beyin hücresi) bulunduğuna dikkati çeken Çelikkol, ''beyin hücrelerimiz arasındaki bağlantı, zihnin çalışmasıyla oluşmakta ve artmaktadır. Bir kişi, diyelim keman çalmayı öğrendiyse, beynin ilgili alanının nöronları arasındaki bağlantılar artar. Şimdilerde modern görüntüleme teknikleriyle bu gelişmeyi kolaylıkla saptayabilmekteyiz. Mesela kolunu kaybeden bir insanın ayağıyla yazı yazabilme becerisini kazanması bu şekilde olmakta, beyin de olumlu anlamda yeni, ileri bir yapılanma içine girmektedir'' diye konuştu. Çelikkol, müzik aleti çalmayı öğrenerek, sürekli okuyarak, yazarak, konuşarak, tartışarak, bilmece çözerek, sosyal faaliyette bulunarak, hayvan besleyerek nöronlar arasındaki bağlantıların artırabileceğini ifade ederek, beynin ve bu yolla zihnin güçlendirebileceğini söyledi.
Diziler, maçlar, derken farklı odalar, farklı televizyonlar ve yatak odasına giren ekranlar gerçekten insanlara seksi unutturuyor mu? Yoksa bütün bunlar modern bahaneler mi? Bu konuyu iki ünlü psikiyatrist, Prof. Dr. Ahmet Çelikkol ve ilişki psikiyatristi Doç. Dr. Armağan Samancı değerlendirdi.. Prof. Dr. Ahmet Çelikkol: Televizyonun seks hayatını etkilediğini düşünenler bence başka bahane bulsun. Benim de yatak odamda televizyon var, ben de televizyon seyrediyorum ama ilişkim gayet sağlam.
Televizyon sizce sekse darbe
midir? Çiftler arasındaki ilişki televizyonla zedeleniyorsa aslında o ilişki bitmiş midir? Bir oranda ilişki zedelenebilir ama bitirme noktasına taşınmaz. Biterse, neden televizyon değildir. Televizyon sadece gösterilen nedendir. Gerçek neden başkadır ve hatta bu kadar yüzeysel bir neden kullanıldığına göre, asıl neden çok daha derindedir. "Yatak odasından televizyonu çıkarın," önerisinde bulunduğunuz çiftler oluyor mu? Hiç olmadı diyebilirim. Şahsen benim yatak odamda var, ben hiçbir sorunla karşılaşmadım. Ama durum çaresizse elbette önerebilirim. Kadınlar televizyonu rakip olarak görüyorsa ne yapmalı? Bir çiftin birlikteliği; fikir olarak, davranışlarda, duygularda anlaşma demektir. Bunun için karşılıklı taviz vermeniz gerekebilir. Kerevizi çok seviyorsunuz ama partneriniz kokusuna bile tahammül edemiyor, o zaman evde kereviz yemekten vazgeçeceksiniz. Partneriniz televizyon istemiyorsa ve bunda ısrarlıysa, zaten yapacağınız başka şey kalmamış demektir.
Erkekler, televizyon dizilerinin
seks hayatlarını yıprattığını anladığında ne yapmalı? Televizyona rağmen aile ilişkileri nasıl sağlamlaştırılır? Televizyon izlemede aşırıya kaçmamanın, hele hele sürekli dizi izlememenin yolu aranmalıdır. Televizyon yerine geçebilecek başka birçok enstrüman bulunabilir. Mesela isteyen, salonda, oturma odasında televizyon izler, tatmin olunca yatak odasına gelir. Yatak odasına müzik getirilebilir. Burada kitap da okunabilir, sohbet de edilebilir. ESRA TÜZÜN
ALKOL, PANİK ATAK HASTALARI İÇİN BÜYÜK RİSK Alkol paranoyası diye isimlendirilen beyin hasarına bağlı akıl hastalığı da sürekli bu maddeyi tüketenlerin karşılaşabilecekleri kötü sonuçlardan sadece biri. Alkol müptelalığı başlı başına bir depresyon sebebi. Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Psikiyatri Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ahmet Çelikkol, alkolün psikotik harici ruhsal bozukluklara zemin hazırladığına da dikkati çekiyor: “İntihar davranışlarında, depresyondan sonra, ikinci sırayı alkolle bağıntılı bozukluklar alıyor.” 1988’den bu yana yurt içi ve dışında alkolizm üzerine çalışmalar yürüten İstanbul Üniversitesi Çapa Tıp Fakültesi Psikiyatri Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. İlhan Yargıç’a göre alkol bağımlılığı kendi başına bir hastalık: “Bağımlılarda birtakım psikiyatrik rahatsızlıklar diğer insanlara nazaran daha fazla görülür. Normalde 100 kişinin 5’inde depresyon görülüyorsa, bunların aktif içme döneminde yarısında, bırakmada ise yüzde 20’sinde tedavi gerektiren depresyon söz konusudur.” Alkolün panik atakla ilişkisinden de söz eden Prof. Yargıç, “Panik atak hastaları da ayrı bir tehditle yüz yüze. Bu hastalığın sebebi beyindeki nor adrenalinler, alkolle bastırılabilir. Panik atak birisi alkol alınca rahatlar bu yüzden. Ama alkolün etkisinin geçmesiyle panik ataklar daha şiddetli olur. Çünkü bastırılan nor adrenalinler daha büyük etki yapar. Bunlar dışında alkolizmle şu hastalıklar arasında da bağlantı var: sosyal fobi, travma sonra stres bozukluğu, manikdepresiflik.” diyor. Alkol ve diğer uyuşturucular birer (toksik madde) zehir. Yine de bunların kullanımı insanlık tarihi kadar eski. Prof. Çelikkol’a göre günlük dilde ‘sarhoşluk’ dediğimiz olay tıp dilinde akut alkol intoksikasyonu, daha açık deyişle zehirlenmesi. “Ben sadece bira içiyorum.” demenin bir yanılgı olduğunu vurgulan Çelikkol, “Hâlbuki konuya birim alkol açısından bakıldığında arada bir fark bulunmuyor. Bir şişe bira, yaklaşık bir kadeh rakı, viski gibi sert içkiye, bir bardak şaraba eşdeğerdir. Önemli olan, alınan alkol miktarıdır.” diyor. Aksiyon
HABER ANALİZİ Çelik, dershaneleri kaldırmak için çalıştıklarını söyledi Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik, özel dershaneleri ortadan kaldırma planı üzerinde çalıştıklarını söyledi. Bakan Çelik, dershanelerin ortadan kaldırılabilmesi için önce onları var eden sebeplerin ortadan kaldırılması gerektiğini söyledi. Bakan Çelik, "Dershaneler sebep değil sonuç, bu sebepler var oldukça bunlar da var olmaya devam edecektir" dedi. Dershanelerin ortadan kaldırılabilmesi için önce onları var eden bu sebeplerin ortadan kaldırılması gerektiğini belirten Çelik, üniversiteye giriş yöntemi de dahil olmak üzere çeşitli seçenekler üzerinde bakanlık olarak çalıştıklarını söyledi. Hürriyet, 18.6.2008 Milli Eğitim Bakanı, özel dershane sorununu çözmek için kapatılmaları gerektiğini düşünüyor olmalı.
Her aile, yetersiz olduğu derslerde
Geçmişte, aynen taksi tutamayan üç-beş kişinin aynı taşıta binip dolmuş’u icat etmeleri gibi, aileler, çocuklarına tek tek ders aldıramadıkları için toplu olarak ders aldırmaya yönelmişlerdir ve bu uygulamadan dershaneler doğmuştur. Bir hükümet liberal uygulamalardan yana olabilir, devletçi uygulamalardan yana da olabilir, bu onun siyasal tercihidir. Ama dershaneleri kaldırmak bu tercihlerden ikisine de uymaz. Uysa uysa, “okullar olmasaydı Milli Eğitim’i ne güzel idare ederdim mantığına uyar, daha doğrusu mantıksızlığına. Dershaneler kapatılırsa, imkanı olan ailelerin çocuklarına özel ders aldırması da engellenecek mi? Hayır. O zaman gariban ailelerin çocuklarına (ve elbette özel ders kadar değerli olmayan) dershanelerde toplu ders aldırmaları niçin engellenmek isteniyor? Haksız rekabeti iyice artırmak için mi?
Emirle ders çalıştıramazsınız Ailesi tarafından ders çalışmaya zorlanan çocuğun “başarısız” olabileceği bildirildi. Ege Üniversitesi (EÜ) Tıp Fakültesi Psikiyatri Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ahmet Çelikkol, çocuğun okuldaki başarısının her aile için “önemli” olduğunu, ancak bu başarıda anne ve babaya düşen görevler bulunduğunu dile getirdi. Bu görevleri yerine getirmeyip çocuktan başarılı olmasını istemenin hakkaniyet ölçülerine sığmayacağını belirten Çelikkol, okuldaki başarıda aile desteğinin taşıdığı öneme işaret etti. Ev ortamı önemli Huzurlu bir ev ortamında yaşayan çocuğun sorumluluklarını yerine getirerek derslerine hevesle çalışacağını anlatan Çelikkol, bazı ailelerin bu konuda gereken duyarlılığı göstermediğini kaydetti. Çelikkol, çocuğun ders çalışması için ev içinde elverişli koşulların oluşturulması gerektiğine dikkati çekerek, şöyle dedi: “Anne-baba sürekli kavga ediyorsa ev içinde uyumlu bir birliktelik yoksa çocuk ders çalışmak konusunda yeterince istekli olmayacaktır. Ayrıca evdeki sessizlik de bu doğrultuda önem kazanıyor. Yüksek sesle izlenen TV ya da radyo çocuğun dikkatini azaltacaktır. Yine sık sık misafir kabul edilen evlerde çocuk derslerine çok fazla konsantre olamaz. Bu olumsuzlukların yaşandığı evlerde eğer çocuk derslerinde başarı gösteremiyorsa bunun sebebini anne ve baba, biraz da kendisinde aramalıdır.” Baskı yapmayın Prof. Dr. Ahmet Çelikkol, çocuğa sürekli ders çalışması yönünde baskı yapmanın tutarlı bir davranış biçimi olmayacağını bildirerek, “Çocuğa durmadan komutlar vererek, ders çalışması sağlanamaz. Bunun yerine anne ve baba çocuğunu anlamaya çalışmalı. Baskı gören çocuk derslerinden soğuyabilir. Çocuk baskıyı tepkiyle karşılayabilir” diye konuştu.
Velilere karne uyarısı Tatil yaklaşırken, uzmanlar zayıf karneler için anne-babalardan hoşgörü istedi. Okullarda 2000-2001 eğitim öğretim yılının sonuna yaklaşılıyor. İlköğretim okulları ile liselerde okuyan yaklaşık 15 milyon öğrenci, 15 Haziran'da tatile girecek, karnelerini alacak. Ege Üniversitesi (EÜ) Tıp Fakültesi Psikiyatri Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ahmet Çelikkol, karnesinde zayıf olan çocuklara karşı, ailelere önemli sorumlulukların düştüğünü söyledi. Çelikkol, okulların kapanmasına az bir süre kala, hem öğrencileri hem de aileleri telaş sardığını belirterek, çocuğun karnedeki başarısını değerlendirirken, onun kişiliğini zedeleyecek tutumlardan kaçınılması gerektiğini ifade etti. Çocukla kurulan ilişkide, sıcak ve sevgi dolu yaklaşımın, her zaman için olumlu sonuç doğuracağını vurgulayan Çelikkol, anne ve babaların, bu noktadan hareketle ortaya çıkabilecek sorunlara çözüm aramasını istedi. Karnesinde zayıf notları olan öğrencilere yönelik izlenecek tutum konusunda anne ve babalara bazı önerilerde bulunan Ahmet Çelikkol, şöyle dedi: 'Çocuklara kötü davranmayın ve onları başkalarıyla karşılaştırmayın. Karnedeki başarısızlığın nedenlerini bir araya gelerek ele alıp değerlendirin. Eğer çocuk sadece bazı derslerde başarısızsa, bunu da ayrıntılı bir biçimde araştırın. Çocuğun kişisel sorunları üzerinde durarak önce bunlara çözüm arayın. Bu, çocukların okuldaki başarısı açısından önem taşımaktadır.'
Rüyalar geleceği yansıtmaz Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Psikiyatri Kliniği Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ahmet Çelikkol, halk arasında yaygın olarak bilinen "Rüyada ölü gördüm, uzun yaşayacağım" gibi inançların doğru olmadığını söyledi. Rüyaların geleceğin habercisi olmadığı belirten Çelikkol, rüyanın, bilinç dışı muhteviyatın uykunun belli dönemlerinde bilince yansıması olduğunu söyledi. Çelikkol, "Her insan uyuduğu sürece belli aralıklarla rüya görür. Bazı insanların da hiç rüya görmemesi rüya görmediğinden değil, muhtemelen uykusunun derin olmasındandır. Gördüğü rüyayı hatırlamamaktadır. Bazıları rüyalarını çok hatırlar. Rüyaların içeriği karmaşıktır. Çünkü rüyada bizim günlük hayatımızda işleyen mantık işlemez. Orada çocuksu mantık vardır. Bir adamı ölü görürsün, ölü birden bire dirilir. Rüyalar bu bilinç dışı sürecin sonucu olduğu gibi karmakarışıktır" dedi. "Rüyaların bazıları sanıldığı gibi gelecekten haber vermezler" diyen Çelikkol, rüya her kişinin bilinç dışındaki sıkıntılarının çatışmalarının uyku sırasında bir kısmının karmakarışık vaziyette bilince çıkmasıdır. Dolayısıyla içerikleri geleceği değil, kişinin içindeki mevcut olan kompleksleri yansıtır. Örneğin bir insan rüyasında devamlı korkuyorsa, bilinç dışında özgüven eksikliği, geleceğe güvensizlik, çocuklukta yaşanmış travmaların kendisinde yarattığı komplekslerdendir. Bunlar kişinin çok farkında olmadığı duygulardır. Ve rüyada bir şekilde ortaya çıkarlar. O bakımdan rüya, kişinin geleceğini değil, bilinç dışında saklı geçmişindeki daha çok olumsuz olayları yansıtmaktadır" şeklinde konuştu.
Rüyaların kimi zaman olumlu olayları da yansıttığını
belirten
Çelikkol,
"Çocukluğunda mutlu bir an vardır. Babası küçükken bisiklet almıştır.
Erişkin hayatında bu mutlu an rüyasında aynen çıkar. Eski bir dostu
görmek, gelecekle bağlantılı değildir. Yolda yürürken eski dostuna
benzer birisini görmüştür ama bunun farkında değildir. Kişi sıkıntılı
dönemde geçmişini anımsama, geçmişine dönme eğilimini gösterir o şekilde
uykuyu dalmıştır onu görür" dedi.
Seks için yapışık yaşam mı, ayrı evler mi? Her anı yan yana geçiren çiftler mi doğru yolda ilerliyor yoksa kendi evlerinde ayrı ayrı yaşarken birbirleri için ortak zaman yaratanlar mı? Psikiyatrist Prof. Dr. Ahmet Çelikkol ideal ilişki modelini tartıştı..... 'Az muhabbet tez ayrılık getirir' "Eşler istiyorlarsa her anlarını birlikte geçirebilirler, bağımlı kişilik yapısındaki çiftler böylece mutluluğu yakalayabilir. Kadın kaçar erkek kovalar, bu denge tutturulursa mutlu ilişki kurulur. " Sağlıklı ilişki kurabilmek için çiftler her an dip dibe mi olmalı araya mesafe mi koymalı?
Bu tamamen çiftin birlikte
verebileceği bir karar. Çiftlerden ikisi de bağımlı kişilik yapısındaysa,
her an birlikte olarak son derece mutlu bir ilişki kurabilirler. Bu
çiftlere 'Yok sen eşinden biraz uzaklaş' demek gerçekten doğru bir tavsiye
olmaz.
İlişkiler aynen bir çan eğrisi
gibidir. İlişki geliştikçe uyum artar ama çan eğrisi tepeye vardığında
daha fazla yakınlığın faydası olmaz. Bu noktada yine iç içe bir ilişki söz
konusu olursa, o zaman aşağı doğru iniş başlayıp sorunlar artabilir.
Çok muhabbet tez ayrılık getirir
derler ya, az muhabbet de aynen bunun gibi ayrılık nedenidir. Öyle ayrı
ayrı evlerde sağlam ilişki kurulmaz. Ayrı ayrı evlerde yaşanan ilişkinin
adı kandırmacadır. İkisi birden demek daha uygundur. Programlı seks yapılabilir ama ilişkinin kendiliğinden gelişmesine de olanak tanımak lazım. Bu tür şeyleri sıkı kurallara bağlamak doğallığı bozabilir. Bir tarafın kaçan diğer tarafın kovalayan olması her zaman bir ilişkiyi ayakta tutabilir mi? Kaçmak ve kaçar gibi yapmak kadına atfedilmiştir. Aslında bu dişinin doğasında vardır, örneğin kedilerde de böyle bir dürtü vardır. Bu hayata renk katabilir ama dozunu ayarlamak lazım. Erkeğin enerji sarf etmesine izin vermek gerekir. ESRA TÜZÜN
Üniversiteler yeni öğretim yılına hazırlanırken, ''yarınından kuşkulu, gelecek şoku yaşayan bir gençliğin'' yetiştiği bildirildi. Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Psikiyatri Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ahmet Çelikkol, A.A muhabirine yaptığı açıklamada, hızlı nüfus artışı ve göçler sonucu oluşan metropolleşmenin, yeni uyumlar gerektirdiğini, aynı zamanda yeni sorunları ortaya çıkardığını söyledi. Anne ve babanın değer yargılarıyla yetişen gencin, çevreden edindiği yargılar, hayat anlayışı ve yaşama biçiminin de aynı olmadığını belirten Prof. Dr. Çelikkol, şunları kaydetti: ''Anne-baba, çocuğunun her alanda çalışıp çabalayıp geleceğe hazırlanmasını istiyor. Genç ise çevrede gördüğü ve kendi ailesinde de sahip olmak istediği yaşam tarzıyla, geleceği düşünmeden gününü geçirmek istiyor. Diğer yandan eğitimin veya öğrenilen mesleğin ileride yaşamını kazanması için yeterli olmadığını ve nitelikli kişilerin bile işsiz kaldığını gören gençler, bir şok yaşamaya başlıyor. Gelecek şokuna giren gençler, (çalışsam da olmayacak) görüşünü taşıyor. Bu da aile içinde çatışmaya yol açıyor.'' Küreselleşme, gelir dağılımındaki dengesizlik ve ''televole kültürü''nün de gençleri olumsuz etkilediğine işaret eden Prof. Dr. Çelikkol, boşluktaki gençliğin motivasyonunu kaybettiğini söyledi. Prof. Dr. Çelikkol, olumsuz ülke koşulları içinde sorunlu bir gençliğin yetiştiğini savundu. Bazen anne ve babaların da çocuklarını kendi yaşadıkları şartlarda yetiştirmek istediklerine, bunun hatalı bir tutum olduğuna işaret eden Prof. Dr. Çelikkol, sözlerini şöyle sürdürdü: ''Olağan koşullarda 15 yaşındaki genç ile kendisinden ortalama 30 yaş büyük anne-babanın aynı dünya görüşünde, yaşama biçiminde olması mümkün değil. Üstelik dünya, günümüzde eskisinden çok daha hızlı değişiyor. Bu açıdan bakılırsa, kuşak çatışması, ilerleme ve değişim için beklenen ve genç açısından istenilen bir durumdur. Eğer kuşak çatışması yoksa, genç, ilişki bağımlılığı içinde, özgüveni yetersiz demektir. Ama bunun da bir dozu vardır. Bal yemek iyidir, ancak çok bal yenilirse bu kez zehirlenme olur.'' ''REHBERİNİZ GERÇEKLER OLSUN'' Prof. Dr. Çelikkol, çocuklarına özgüven sağlama konusunda anne ve babanın, gerekirse profesyonellere başvurarak çaba harcamaları gerektiğini bildirdi. Çocuğun her istediği, her düşündüğünün ve davranışının doğru demek olmadığını da ifade eden Prof. Dr. Çelikkol, ''Burada anne ve babanın rehberi, gerçekler olmalıdır. Dünyayı doğru kavrayarak, gençle aralarındaki çatışmada doğruları yakalamaya çalışmalıdır. Bunu yapmazsa, gençle kuşak çatışması iyice artar ve bunun sonucu topluma uyumsuz bir genç kazandırmak olur'' dedi. Prof. Dr. Çelikkol, üniversiteye giren gençlere de ülke ve aile koşulları ne olursa olsun çok çalışarak bu imkanı değerlendirmeleri çağrısında bulundu. (aa)
Aşk bağIMLILIĞI MADDE BAĞIMLILIĞI GİBİDİR Aşkı “iki karşı cinsiyetten birinin diğerini, şanslıysalar her ikisinin birbirini ömür boyu ayrılmamayı isteyecek kadar sevmesi ve koşulsuz sevmesi” olarak tanımlayan Ege Üniversitesi Psikiyatri Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ahmet Çelikkol, aşkın insanı mutlu eden ve saygı gösterilmesi gereken bir duygu olduğunu belirtti. Prof. Dr. Çelikkol, aşık olunan kişiye bağımlılık olarak tanımlanan “aşk hastalığının” ise kişiyi mutsuzluğa sürüklediğini kaydetti. Prof. Dr. Çelikkol, aşkın insanı yaşamının her döneminde mutlu ettiğini belirterek, “Aşk, küllendikten on yıllar sonra bile insanları mutlu etmeye devam eder” dedi ve aşkı değerli kılan en önemli unsurların başında “ulaşılmazlık ve meşakkatin” geldiğini söyledi. “Doğa gereği, her sürecin bir ömrü olmalıdır” diyen Prof. Dr. Çelikkol, sözlerini şöyle sürdürdü:
“Aşkın başlıca üç komponenti, ruhsal, tensel
ve
toplumsal uyuşma yeterliyse aşkın süresi, bir insan ömrü süresine ulaşmış
olur. Bu durumda, aşk
ölümsüzlüğe ulaşmış demektir
ve elbette bu bir şans
meselesidir. Aşk,
küçümsenecek bir duygu değildir
ve
elbette riskleri de barındırır. Aşkın bir biyokimyası olduğuna göre,
hastalığı da vardır ve
aşk
hastalığının hekimlikteki adı, ilişki bağımlılığıdır.” Aşkta bağımlılığın madde bağımlılığı gibi olduğunu ifade eden Prof. Dr. Çelikkol, uyuşturucu yerine bağlanılan kişinin geçtiğini ve bireyin bir süre sonra istese de bırakamadığını, zorunlu ayrılma durumunda kişide birtakım yoksunluk belirtilerinin ortaya çıktığını kaydetti. Prof. Dr. Çelikkol, bağımlı kişi ve bağlandığı partnerinin, bir tahterevallinin iki ucuna oturmuş gibi olduğunu ve bağımlı kişinin, yoğun duygular yaşarken partnerinin bu duyguları yaşamadığını belirterek, şöyle dedi: “Kişi partnerini önemserken, partneri sadece kendini önemser. Kişi partnerine aşırı değer verirken, partneri aşırı değer görür. Kişi partnerine yaklaşmaya çalışır, partneri ise o kişiden uzaklaşır. Sonuçta son derece asimetrik bir ilişki söz konusu olur.” İlişki bağımlılığı içindeki kişinin kendisini tükenmiş hissettiğini, benlik sınırlarının net olmadığını ifade eden Prof. Dr. Çelikkol, bağımlı kişinin sado-mazoşist davranışlar sergilediğini, olayları akışına bırakmaktan korktuğunu, bireysel gelişimlerinin sınırlı kaldığını, partnerini değiştirmeye çalışıp ancak başarısız olduğunu söyledi. Prof. Dr. Çelikkol, ilişki bağımlısı kişinin kendini gereğinden çok fazla ortaya koyduğuna, çok fazla verici olduğuna dikkati çekerek, şunları söyledi: “Bağımlı ilişki dışındaki sosyal hayatını tamamen bitirmiştir, en azından çok aza indirmiştir. İlişkisi dışında hiçbir ilgi alanı kalmamıştır. Tüm zamanını, hayatını, partneri ya da ondan gelecek bir haberi bekleyerek geçirir olmuştur. Riskleri almasanız, yaşamanız da mümkün değildir. Bu nedenle aşk bağımlığını dikkate alın, ama aşka hak ettiği değeri de verin.”
Komşuluk bozuldu ama ‘gün’ler devam ediyor
Ege Üniversitesi (EÜ) Tıp Fakültesi
Psikiyatri Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ahmet Çelikkol,
geleneksel komşuluk ilişkilerinin zayıflamasına karşın, kadınların ‘’Gün”
düzenleme adetinin devam ettiğini söyledi.
Sınav stresini yenme yolları anlatıldı
Kendinize
güvenin
Stresi yenmek mümkün Ege Üniversitesi (EÜ) Tıp Fakültesi Psikiyatri Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ahmet Çelikkol, ''Strese karşı canlının durumu, düşmanla karşılaşan ordu gibidir. Savaşı kazanamaz ya da kaçamazsa bu hastalık demektir'' dedi. Prof. Dr. Çelikkol, stresle baş edebilmenin önemine dikkat çekti. Stres karşısında canlının durumunun, düşmanla karşılaşan orduya benzediğini anlattı. Prof. Dr. Çelikkol, "Strese karşı canlının ilk tepkisi savaşmak veya kaçmaktır. Bir ordu düşmanla karşılaşırsa savaşır, eğer gücüne güvenemezse geri çekilir veya kaçar. Stres karşısında canlının durumu da böyledir. Stresten kaçabilirse kaçar. Kaçamazsa savaşır, yener veya yenilir. Yenilmesi hastalık demektir" diye konuştu. Stresin, yöntemini bilmek koşuluyla korunabilecek bir düşman olduğunu anlatan Prof. Dr. Çelikkol, " Stres psikosomatik bozukluk dediğimiz hastalıkların meydana gelmesine ya da belirtilerinin artmasına yol açar. Hipertansiyon, mide ülseri, cilt bozuklukları gibi hastalıklar, bedensel olmakla birlikte, oluşumunda ruhsal nedenlerin, stresin etkili olduğu bilinmektedir" dedi. Stresle baş etmenin yolları
Prof. Dr. Çelikkol, stres konusunda
herkesin başvurabileceği, birden fazla koruyucu ve tedavi edici
tekniklerin olduğunu belirterek, şu tavsiyelerde bulundu:
Medeniyet, bedeviyet... Medeniyetin ya da medeni olmanın birçok tanımı vardır. Bunlardan biri, medeniyet, kişinin güç yoluyla elde edebileceği kişisel çıkarlarından, kendi iradesiyle vazgeçebilmesidir. Mesela bedeviyette, kişi gücü varsa, komşusunun bahçesini, mülkünü, katta komşusunun karısını, kızını güç yoluyla yani zorla elde edebilir. Medeni kişi ise kazandığı değer yargıları ile gücü yetse bile böyle zorbalıklara başvurmaz. Bedevi, kervanın yolunu keser ve el koyar ve bunu -gücünden doğan- bir hakkı olarak görür. Medeni olma doğuştan değildir, aile terbiyesi ile ama en önemlisi eğitimle elde edilir. Orta öğrenimde verilen, fizik, kimya, coğrafya, matematik, psikoloji, felsefe, medeni olma vasfı kazandırma amaçlıdır; insan uygarlığının bugüne kadar kazandığı, geliştirdiği bilgi birikiminin oluşturduğu değer yargılarını kazandırma amaçlıdır, yüksek okullarda ise meslek öğretilir. Cinsellik, kadın, erkek, insanın doğasında vardır. Gelişmemiş hayvanlarda kural yoktur, gücü yeten karşı cinsiyetteki hayvanlara sahip olur. Biraz gelişmiş hayvanlarda konu değişir, yer yer tek eşlilik başlar. Sonrası insan davranışıdır, en gelişmişi. Dünün kıralı, 30 eş ve 300 cariyeye sahipken bugün tekeşlidir. İnsan medenileştikçe, sadece gücünden doğan kazanımlarından kendi iradesi ile bir bir vazgeçmeye başlar. Bedevi ise yerinde sayar. Açıkçası evrimleşmemiştir. Medeni kişi zorda kalırsa düelloya davet eder, bedevi pusu kurar. Efendim, bazı erkekler, hatta kadınlar, çapkınlık yapıyormuş, o zaman insan tekeşli değilmiş. Olabilir, demek ki medeniyet, birtakım hayvani duyguları henüz tümden yok edememiş demektir. Ama medeniyetin gittiği yol bellidir. Medeniyet bugün ırk ayrımını ortadan kaldırmıştır. Dün, siyah-beyaz aynı otobüsü binemezken bugün siyah bir kişi başkan adayıdır. Ama bugün de siyah-beyaz ayrımı var derseniz, siz gene de olayların gidiş yönüne bakın. Bugün siyah beyaz konusunda bedevice düşünen kişiler olsa da siz yarını tahmin edin. Goethe, Mefisto'sunu kırk yılda yazmıştır. Mefisto karakterinde, sayıları az veya çok, bazı kişiler, elbette bir menfaat karşılığı, ruhunu şeytana satmıştır. Bu bazen bilinçli bir süreçtir, bilerek Mefisto karakterine sahip olmuştur kişi. Bazen bilinçdışıdır, kişi davranışları nedeniyle ikbal beklentisi içindedir ve farkında olmadan davranışlarını bu amaca yöneltmiştir. Eğer bu iki ihtimal de değilse, kişi bedeviyet safhasında kalmış demektir, demek ki öğrenimin herkesi medeni yapacağı konusu her zaman işlememektedir.
AKP, ne yazık ki savaşarak çekiliyor AKP yolun sonuna geldiğini nihayet idrak etti. Kapatma davasını kastetmiyorum, deniz bitti. Tahmin edildiğinden de çabuk yolun sonuna geldiler. Aşiret kafasıyla devlet yönetimi böyle olur. Savaşta, komutan kaybettiğini görürse veya kaybedeceğini kestirirse ricat emri verir. Sayıca fazla olmasa da bazı orduların savaşarak geri çekildiğini tarih kitapları yazar. Yenik komutan geri çekilirken, geçtiği her yeri yakar yıkar, hatta sadece askeri hedefleri değil, sivil hedefleri de yakıp yıkarak çekilir. Yakıp yıktığı elbette kendi ülkesi değil, savaştığı (düşman) ülkedir. Bir baktık, Ergenekon adı altında, sabahın köründe gözaltılara başladılar. Yetmedi, emekçilerin yılda bir gün bayram yapmasını çok gördüler, ülkeyi cehenneme çevirdiler. Yetmedi, TTB başkanını gene sabahın köründe gözaltına aldılar. Elbette bir yönüyle psikolojik savaş uyguluyorlar. Genç arkadaşlar bilmeyebilirler, insanlık utancı idam cezası infazı, hep sabahın köründe yapılır(dı), çünkü idam cezası sadece öldürme değil, seromonik bir manevi işkence ile öldürmedir. Her halde ilgisi yoktur ama sabahın erken saatlerinde gözaltına almalar bana ister istemez bunları hatırlattı. Psikolojik savaş da uyguluyorlar'dan kastım bu. Bilinçli veya bilinçdışı, birçok zihin elbette bu bağlantıyı kurmuştur. Sabırlar diliyorum.
İş Psikiyatrisi'nde önemli bir stres; yetersizlik İş psikiyatrisi (endüstri psikiyatrisi), çalışma yaşamında kişilerin yaşadığı stresleri ve bunların sonuçlarını inceler. Çalışma yaşamının oluşturduğu sayısız stresin en önemlilerinden biri, kişinin iş taleplerine yeterli olamayışıdır. Bu durum, haksız atamalarda belirgin bir biçimde ortaya çıkar. Mesela falanca bakanın yakını olduğu için önemli bir kurumun başına getirilmiştir ama bu işi yürütecek eğitimi, deneyimi, bilgi birikimi yoktur. Elbette işinde yeterli olamaz ama bu durumunu örtbas etmek için çeşitli davranışlar geliştirir. Yetersizliğini, herkese tepeden bakarak, bağırıp çağırarak, herkese haddini bildirerek(!) örtmeye çalışır. Diğer çalışanları birbirine düşürür. Yetersizliğini kanıtlayan belgeleri örtbas eder, saptırır veya başarısızlığını başkalarına yükler. Böyle bir kurumda çalışanlar için artık o işyeri cehenneme dönmüştür. Artık bu yönetici o işyerinde bir stres jeneratörü olmuştur ve durmaksızın stres üretir. Donanımı yetersiz bir kişi demokratik yollarla iktidara gelirse de benzer durumlar ortaya çıkar. Böyle bir durumda işyeri yerine bir coğrafya geçer. İşinde yetersiz kişi, birlikte çalıştığı kişiler için stres jeneratörü olması yanında, ürettiği stresten eninde sonunda kendisi de nasibini alır. Bir yolunu bularak, beyin hücrelerinin az bir kısmı kişiye yetersizliğini bildirir. Bu demektir ki kişi eninde sonunda elbette bir oranda kendi yetersizliğinin farkına varmaya başlar. Bunun sonucu daha gerginleşir ve etrafındaki kişiler için daha çok stres üretmeye başlar.
Sonuçta, yeterli donatımı olmayan yönetici, kendi ürettiği stresin içine dalmış olur. Aşırı yorgunluk belirtileri yanında birtakım bedensel hastalıklara da daha kolay yakalanmaya başlar. Sık sık hastalanır ve işine devamı aksar. |